
Alican Başak3 dk okumaDeneme
Adı Olmayan Ağırlık: Yüksek İşlevli Mutsuzluk
Belirsiz, sürekli, düşük frekanslı bir ağırlık. Sebebi yok, referans noktası yok.
Klasik mutsuzluğun bir avantajı var: işaret edebilirsin. "Şu oldu, bu yüzden böyleyim" diyebilirsin. Bir kayıp, bir hayal kırıklığı, bir kopuş — neden böyle hissettiğini açıklayan bir şey var ortada. Bu açıklama hem çevreye hem de kendine yeterli.
Yüksek işlevli mutsuzlukta o açıklama yok.
Dışarıdan bakıldığında her şey yerli yerinde. Belki iş var, belki ilişkiler var, belki rutinler işliyor. Kimse bir şeyin yanlış gittiğini söylemez. Çoğu zaman sen de söylemezsin, çünkü neyi söyleyeceğini bilmiyorsun. Sadece belirsiz, sürekli, düşük frekanslı bir ağırlık var. Adı yok. Sebebi yok. Referans noktası yok.
Ve tam da bu yüzden, varlığını da sorguluyorsun.
Adlandıramamanın kendisi bir sorun
Bir duyguyu adlandırabildiğinde bir şey oluyor: o duygu senden biraz ayrışıyor. "Ben kaygılıyım" diyebiliyorsan, kaygı artık sen değilsin, sen onu taşıyansın. Küçük bir ayrım gibi görünüyor, değil mi? Ama pratikte büyük fark yaratıyor.
Adlandıramadığında bu ayrışma olmuyor. Duygu sana yapışık kalıyor. Onu tanımlayacak bir kelimen olmadığı için, varlığını kanıtlayacak bir argümanın da yok. Ve bir şeyi kanıtlayamazsan, zamanla onu sorgulamaya başlıyorsun.
"Aslında bir şeyim mi var? Yoksa abartıyor muyum?"
Bu soru yüksek işlevli mutsuzluğun en tanıdık yerlerinden biri. Dışarıdan iyi görünmek, içeriden "belki gerçekten iyimdir" baskısına dönüşüyor. Ve bu baskı, ağırlığı taşımaya devam ederken üstüne bir de onu inkâr etmeye çalışmak anlamına geliyor.
Neden "işlevsel" olmak bulanıklaştırıyor
Yüksek işlevsellik burada tuhaf bir rol oynuyor. Hayat devam ediyor. Toplantılara giriliyor, sorumluluklara bakılıyor, sosyal yükümlülükler yerine getiriliyor. Beyin bunu yapabiliyorsa "ağır bir şey olamaz" sonucuna varıyor, hem başkaları için hem de kendin için.
Ama işlevsellik, iyilik değil. Sadece adaptasyon.
Beyin çok şeyi taşırken bile çalışmaya devam edebiliyor. Hatta bazen tam tersine, o ağırlığı bastırmak için daha fazla çalışıyor. Yoğunluk bir kaçış mekanizması olabiliyor. Doldurmak, hissetmemek için bir yol olabiliyor. Ve bu döngü sürdükçe, ağırlığın kendisi görünmez kalıyor.
Referans noktasının yokluğu
Klasik mutsuzluğun bir zaman damgası var: "O zamandan beri böyleyim." Bu zaman damgası hem acı verici hem de bir anlamda yönlendirici. Bir başlangıç noktası var.
Yüksek işlevli mutsuzlukta bu zaman damgası yok ya da çok bulanık. "Ne zamandan beri böylesiniz?" sorusu genelde cevapsız kalıyor. "Hep böyle miydim, yoksa bir noktada mı değişti?" sorusu da öyle.
Referans noktasının yokluğu, durumun değişip değişmeyeceğine dair bir belirsizlik de yaratıyor. Bir şey oldu ve geçecek demek mümkün değil, çünkü ne olduğu belli değil. Bu belirsizlik kendi başına yorucu.
Adlandırmak ne değiştirir
Bunu adlandırmanın bir çözüm sunduğunu söylemek doğru olmaz. "Yüksek işlevli mutsuzluk" demek, o ağırlığı kaldırmıyor.
Ama bir şey yapıyor: var olduğunu onaylıyor.
Adlandırmak, "bunu yaşıyorum ve bu gerçek" diyebilmek için bir zemin kuruyor. Kanıtlamak zorunda kalmadan, açıklamak zorunda kalmadan, gerekçe sunmak zorunda kalmadan. Sadece: bu var.
Ve bazen ihtiyaç duyulan ilk şey bu. Sorgulamamak. O ağırlığın gerçek olduğunu, referans noktası olmasa da geçerli olduğunu kabul etmek. Bunu söylemek kolay değil, özellikle her şeyin yolunda göründüğü bir hayatın ortasında.
Sor
Paylaş
Benzer Yazılar
Alican Başak
Türkiye'de yaşayan bir kurucu ve ürün mühendisi. AI ürünleri geliştiriyorum; Hyundai, ebebek, MegaMerchant, 51Digital ve Flycancel gibi şirketlerde projelerde çalıştım.
Hakkımda →Haberdar ol
Yeni yazı yayınladığımda e-posta al. Spam yok, istediğinde çık.


