İçeriğe geç
İnsanlık Kazandı, Ama Bir Şey Eksik Kaldı

3 dk okumaDeneme

İnsanlık Kazandı, Ama Bir Şey Eksik Kaldı

Tarihsel ilerleme neden öznel iyi oluşa dönüşmüyor — ve bu soruyu sormak neden hâlâ önemli.

Ortalama bir insan bugün, iki yüz yıl öncesinin en varlıklı insanından daha uzun yaşıyor. Antibiyotik var, anestezi var, akan su var. Bilgiye erişim için artık kütüphaneye gitmeye bile gerek yok. Açlık, salgın, çocuk ölümleri — hâlâ var, ama tarihin herhangi bir döneminden çok daha düşük seviyelerde.

Bütün bunlara rağmen mutluluk araştırmaları tutarlı bir şey söylüyor: insanlar bu kazanımlarla orantılı olarak daha mutlu olmuyor. Bazı ülkelerde refah arttıkça mutluluk sabit kalıyor, bazılarında düşüyor bile. Bu paradoks psikoloji ve ekonomi literatüründe onlarca yıldır inceleniyor, ama cevap hâlâ tartışmalı.

İnsan beyni mutlak durumlardan çok değişimlere ve karşılaştırmalara tepki veriyor. Elimizdeki şeyin nesnel değeri değil, beklentimizle arasındaki fark belirliyor nasıl hissettirdiğini. Buna adaptasyon deniyor. Yeni bir şey elde ettiğimizde, daha iyi bir ev, daha yüksek bir maaş, daha sağlıklı bir beden, beyin bir süre sonra bunu "normal" olarak kaydediyor. Başlangıçtaki his sönüyor. Sonra çıta yükseliyor. Tarihsel kazanımlar bu döngüyü kırmıyor, aksine besliyor. Daha iyi bir hayat standardı daha yüksek bir beklenti üretiyor; beklenti ne kadar keskinse boşluk o kadar belirgin, o kadar derin bir hayal kırıklığı üretiyor.

1974'te ekonomist Richard Easterlin ilginç bir örüntü fark etti: bir ülke içinde zenginler yoksullardan daha mutlu görünüyor, ama ülkenin genel geliri arttıkça ortalama mutluluk artmıyor. Şöyle açıklıyor araştırmacılar bunu: mutluluk mutlak gelirden çok görece konuma bağlı. Komşumdan daha mı iyiyim? Geçen yıla kıyasla ilerledi mi? Beyin bu soruları soruyor, "nesnel olarak iyi bir hayatım var mı?" sorusunu değil. Easterlin'in fark ettiği bu örüntü bugün hâlâ geçerli, üstelik sosyal medyayla birlikte çok daha keskin bir hal aldı. Artık sadece komşunla değil, dünyanın öbür ucundaki en iyi versiyonlarıyla kıyaslıyoruz kendimizi. Başkası kendi manzarasındadır, biz kendi manzaramızdayız; ama bunu unutmak giderek kolaylaşıyor, değil mi?

Refah ölçümleri çoğunlukla nesnel göstergeler üzerinden yapılıyor: gelir, sağlık, eğitim, güvenlik. Bunlar önemli, ama mutluluğun tamamını açıklamıyor. Araştırmalar iki şeyin öne çıktığını gösteriyor: anlam ve özerklik. İnsanlar yaptıklarının bir anlamı olduğunu hissetmek ve hayatları üzerinde kontrol sahibi olmak istiyor. Bu ikisi olmadan nesnel koşullar ne kadar iyileşirse iyileşsin, öznel iyi oluş eksik kalıyor. Sanayi devrimi verimlilik getirdi, ama çoğu insan için işin anlamını parçaladı. Kentleşme konfor getirdi, ama topluluk bağlarını zayıflattı. Teknoloji özgürlük getirdi, ama dikkat dağınıklığı ve belirsizlik de getirdi. Kazanımlar gerçek; onlarla birlikte gelen kayıplar da öyle.

Pozitif psikolojinin kurucularından Martin Seligman, iyi oluşun tek bir boyutu olmadığını öne sürüyor: olumlu duygu, bağlılık, ilişkiler, anlam, başarı. Tarihsel kazanımlar bu boyutların bazılarını iyileştirdi, bazılarına dokunmadı, bazılarını karmaşıklaştırdı. İnsanlık daha az acı çekiyor, bu gerçek ve önemli. Ama daha az acı çekmek, daha çok anlam taşımak anlamına gelmiyor, değil mi?

"Neden daha mutlu değiliz?" sorusu aslında mutluluğun doğrusal artması gerektiğini varsayıyor. Sanki daha iyi koşullar otomatik olarak daha iyi bir iç dünya üretmeli. Ama tarih boyunca hayatta kalmaya ayarlanmış bir sistem, refah çağında aynı uyarılma ve tehdit arayışını sürdürüyor. Tehdit azalınca onu yaratıyor; kaygı, karşılaştırma, anlamsızlık hissi olarak. Kazanımlar gerçek. Paradoks da gerçek. İkisini aynı anda tutmak, belki de bu soruya verebileceğimiz en dürüst cevap.